http://KENDİ


   
  ŞANLI VİZYON DERSHANELERİ
  REHBERLIK
 

1)Zihin Dağılmasına Yol Açan Faktörler ve Önlemler

2)
Kaygı ve Başa Çıkabilme yolları

3)
Çocuğunuzla İyi Bir İletişim Kurabilmek İçin

4)
Doğru Dinlemenin İlkeleri

5)
Sağlıklı İletişim

6)Motivasyon Sağlanmasında Ailenin Rolü

7)
Aile İçi Kurallar

8)
Meslek Seçiminde Anne-Babaya Düşen Görev ve Sorumluluklar

9)
Sağlıklı Meslek Seçimini Olumsuz Yönde Etkileyen Faktörler

10)
Mesleki Gelişim sürecinde Ailenin Rolü


1) Zihin Dağılmasına Yol Açan Faktörler ve Önlemler

 
 

Zihnin dağılması herkesin karşılaştığı bir durumdur ve buna yol açan sebepler içten ve dıştan kaynaklanır.

  • Zihnin dağılmasına yol açan iç sebepler; hayal kurmak veya endişeye kapılmaktır.
  • Hayal kurmaya başladığını fark eden öğrenci ya hayal kurmayı kendine ödül olarak vererek bunu dinlenme aralığına ertelemeli, ya da hayalini kurmaya devam edip tamamlayınca derse dönmelidir. Hayal dünyasında gezinirken yapılan faaliyet ve çalışılan dersten verim alınması oldukça zordur.
  • Hayalini bir türlü bitiremiyorsa,  kalkıp dolaşmalı veya hafif fizik egzersiz hareketleri ile hayal modundan çıkmaya çalışmalıdır.
  • Öğrencinin zihnini sınavla veya gelecek ile ilgili endişeler kaplarsa “bu düşünceler benim çalışmamı kolaylaştırıyor mu, bana yardımcı oluyor mu,  amacıma hizmet ediyor mu?” diye sormalıdır. “Hayır” diye cevap veriyorsa,  bunları bir yana bırakmalı ve çalışmaya koyulmalıdır.

Zihnin dağılmasına yol açan dış sebepler;

Odada asılı posterler,  yatarak çalışmak,  müzik dinlemek,  televizyon,  bilgisayar oyunları,  internet,  telefon konuşmaları, telefon mesajlaşmaları,  bir şeyler yemek içmek ihtiyacı ve gezinmektir.

Öğrencinizin ders çalışmasına ara vermesine sebep olan her durum ve davranış,  çalışma programını uygulamasıyla çelişip çalışmasını engeller ve başarısını tehdit eder.

Sınav Öncesi İle İlgili Öneriler

  • Sınavın yaklaşmakta olduğunu çocuklarınıza hatırlatmayın.
  • Sınavdan bir önceki gün, normal bir gündür. Normal günlük yaşam nasılsa öyle yaşanmalıdır.
  • Çocuğunuzun rahatlaması düşüncesiyle sık sık "Sana güveniyoruz, sen yaparsın." ya da "Kazanırsın, kazanırsın merak etme!" türünde konuşmalar yapmamaya çalışın.
  • Çocuğunuzla sınav öncesinde kendisini nasıl hissedip değerlendirdiğine yönelik konuşmalar yapın, gerekiyorsa sadece dinleyin.
  • Çocuğunuza sınavın sonucu ne olursa olsun sizinle olan diyalogunun değişmeyeceğini anlatın.
  • Çocuğunuzla gündemi belli olan, özellikle onu ve çalışmalarını konu alan konuşmalar yapabilirsiniz.
  • Çocuğunuza yönelik olarak yapacağınız şeyleri sınav sonucuna endekslemeyin.
  • Sınav öncesinde çocuğunuzu kaygılandıran, telaşlandırıcı tavır ve davranışlardan kaçının.
  • "Çalışmasını sağlarım." düşüncesiyle tehditler, suçlayıcı ve eleştirel bir gözle yaklaşıp değerlendirme yapmayın.
  • Çocuğunuzun sizden beklediği tek şey kendisini objektif bir şekilde değerlendirmeniz ve sonuç ne olursa olsun onun yanında olduğunuzu hissettirmenizdir.
  • Birbirinize bağlılığın amaç, sınavın araç olduğunu unutmayınız.

BAŞARILI - BAŞARISIZ

Başarılı insan daima çözümün bir parçasıdır:
Başarısız ise daima sorunun bir parçasıdır.

Başarılı insanın her zaman bir programı;
Başarısızın ise her zaman bir mazereti vardır.

Başarılı insan ‘işine yardım edeyim’ der;
Başarısız ‘bu benim işim değil’ der.

Başarılı insan her soruna bir çözüm bulur:
Başarısız her çözümde bir sorun görür.

Başarılı insan en olumsuz durumda bile  çıkış noktası görür;
Başarısız en olumlu durumda ise engeller bulur.

Başarılı insan ‘zor olabilir ama imkansız değil’ der;
Başarısız ‘mümkün olabilir ama çok zor’ der

2) Kaygı ve Başa Çıkabilme yolları

Sınava hazırlık sürecinde gençleri ve ailelerini kaygılandıran birçok faktör vardır.
Bu faktörlerin en önemlilerinden bir tanesi "belirsizlikler" dir. Belirsizlik, konuların nasıl yetiştirileceği, eksiklerinin nasıl tamamlanacağı, nelere öncelik verileceği halihazırda yapılan çalışmaların yeterli olup olmayacağı, deneme sınavlarında gösterilen performansın gerçek sınava nasıl yansıyacağı vb. sorular sonucunda oluşur.
Bir diğer önemli etken de genç ve ailesinin sınava ilişkin ürettikleri olumsuz düşünceler, sınavdan önce sınavın sonucuna ilişkin olumsuz tahmin yürütmeler, karşılaşılan herhangi bir güçlükten sonra sınavın başarılı geçmeyeceğine yönelik atıfta bulunmalardır.
Sınavın, genç ve ailesi tarafından bir kişilik ölçümü olarak görülmesi, başkaları ile kıyaslama, sınavda yeterli başarı elde edilemezse "Başkaları ne düşünür?", "Ya rezil olursak?" vb. anlamlar yüklenmesi kaygıya davetiye çıkaran faktörlerden biridir.

Ailenin sergileyeceği sınava yönelik tavır ve davranışlar, ailenin sınavla ilgili tanımları, beklenti düzeyi gencin kaygı düzeyini olumlu ya da olumsuz etkileyecektir.
Ailelerin çocuklarını teşvik etmek, motive etmek, hırslandırmak amacıyla kullandığı yöntemler kimi zaman sınav kaygısının kaynağını oluşturabilir. Örneğin; "Sen bu gidişle zor kazanırsın, bu çalışmayla hiçbir yere giremezsin, aman bizi mahcup etme, bu şansını iyi kullan, bak biz elimizden gelen her türlü özveriyi gösteriyoruz, şimdi sıra sende." vb. ifadeler kaygıya neden olur. Bu tür yaklaşımlar genci teşvik etmez, tam tersine kaygıdan kıpırdayamaz hale getirir.

Sınav Kaygısı Nedeniyle Gözlenen Olumsuz Duygu, Düşünce ve Davranışlar:

  • Sınavı bilgi değerlendirmesi olarak değil de, kişilik değerlendirmesi olarak görme,
  • Derslere çalışmaya rağmen yetersizlik duygusu içerisinde olma,
  • Çalışırken dikkat dağınıklığı,  unutkanlık, öğrenilen bilgilerin birbirlerine karıştırılması,
  • Çok çalışmaktan dolayı beynin dolduğunu düşünerek bunalma,
  • Aşırı huzursuzluk,  gerginlik,  endişe ve sıkıntı hali,
  • Önceki başarısızlıklardan dolayı yeni denemelerde de başarısız olacağı düşüncesi,
  • Önemli sayılan,  kendine değer verilen insanların sevgi ve ilgilerini kaybetme,
  • Başarısızlığı bir facia,  mahvoluş,  her şeyin sonu olarak görme,
  • Sınavı kazanmayı,  üniversiteye girmeyi yasalaştırma,  mutlaka olması gerekiyormuş gibi düşünme,
  • Sınavı kazanmayı hayatın tek amacıymış gibi görme,
  • Sınavı kazanamamanın her şeyi olumsuz kılacağını düşünme,
  • Bütün bu nedenlerden dolayı,  sınav yaklaştıkça yaşanan panik duygusu, 

Kaygı esnasında soluk alıp verme hızlanır,  terleme başlar,  mide spazmları ve  bulantıları başlar,  bunlar  tedirginlik duygusuyla kişiyi rahatsız eder,  o andaki aktiviteleri olumsuz etkiler.

Kaslar gerilmeye başlar,  el ve ayaklarda üşüme,  avuç içlerinde terleme olur. Nefes alıp vermede düzensizlik,  kesik kesik nefes alma,  gerginlik, kalp çarpıntısı, bel  ağrısı, mide ağrısı, ishal ya da kabızlık, sürekli tuvalete gitme ihtiyacı hissetmesi,  sürekli yorgunluk, sürekli baş ağrısı,  boyun kaslarının gergin olması vb.  Kaygı esnasında organizmada gözlenen   olumsuz değişikliklerdir.

Bu gibi belirtiler bedensel hastalıkların belirtileri de olabilir. Bu belirtiler bireyde uzun zamandır gözlenmiş ve onun günlük yaşamını etkiler dereceye gelmişse, bireyin bir doktora gidip muayene olmasında yarar vardır.

Kaygı Yararlı Olabilir mi?
Kaygının derecesi ve başarılması gereken görevin zorluk seviyesi,  kaygının zararlı ya da yararlı olduğunu belirler.

  • Öğrenilen malzeme basit ve kolaysa,  yüksek kaygı derecesi bunun çabuk öğrenilmesine yol açar.
  • Öğrenilen malzeme karmaşık ve zorsa,  o zaman yüksek kaygı öğrenmeyi zorlaştırır.
  • Orta derecede akademik yeteneği olan öğrenciler ve düşük kaygı düzeyindeki öğrenciler,  yüksek kaygı düzeyindeki öğrencilere nazaran  daha başarılı olmuşlardır. Çok yüksek ve çok düşük akademik yeteneğe sahip öğrencilerde yüksek ya da düşük kaygılı olmak öğrenme açısından pek fark oluşturmamıştır.

Sınava hazırlık döneminde yaşanan kaygının doğuracağı sonuçlardan birkaçı şunlardır:

  • Öğrenci dikkatini toplamakta güçlük çekebilir. Bunun sonucunda da soruları yanlış okuyabilir, işlem hatası yapabilir, zamanı iyi kullanamayabilir.
  • Öğrenci çözemediği bir soruyla karşılaştığında kendini yargılayarak, korkuya kapılır ve diğer soruları da çözemeyeceğini düşünmeye başlar. Sınavda gerçek performansını sergileyemez.
  • Kaygı, zaman zaman aile ile genç arasındaki iletişimin gerginleşmesine bazen de kopmasına neden olur.

Kaygıyı Önleyebilecek Bazı Öneriler

  • Çocuğunuz ve siz, gözlerinizi sınavın sonuçlarından "Başarıyı artırmak için bugün ne yapılabilir?" sorusuna çeviriniz. Henüz yapılmamış sınavın sonucuyla ilgilenmeyin. Sınavın sonucunun olumlu olabilmesi sizin ve çocuğunuzun "bugün" olumlu tavır ve davranışlar sergilemesiyle mümkün olacaktır. Önce "GÜNÜ YAKALAYIN." 
  • Telaş ve acelecilik paniğe ve kaygıya yol açar. Bu nedenle, zamanın koşuşturma içinde geçirilmemesi, zaman planlamasının yapılması yararlı olacaktır. Bu planlama, hem sizin hem de çocuğunuzun önünüzü görmenizi sağlayacak ve rahatlatacaktır.
  • Sınav öncesinde koşullar üretmeyin. "Şu kadar net yapmalısın, matematik bölümünden şu kadar doğru çıkarmalısın." vb. Bu koşullar sınav sırasında çocuğunuz için birer tehdit haline dönüşebilir. 
  • Koşullar yerine çocuğunuzla birlikte sınavda uygulanacak stratejiler oluşturabilirsiniz: "Önce cevap kağıdındaki yerler eksiksiz ve acele etmeden doldurulacak, önce en iyi olunan............. bölümünden yanıtlamaya başlanacak, sorular baştan sona değil, seçerek yanıtlanacak, sınav sonunda gerekli tüm belgeler eksiksiz teslim edilecek vb."
  • Bu yazının başlığında da olduğu gibi "Kaygı bulaşıcı bir duygudur." Siz veli olarak, ne kadar kaygılı iseniz hiç kuşkunuz olmasın çocuğunuz da en az o kadar kaygılıdır. Sizin sakin, mantıklı ve olumlu tavırlarınız da çocuğunuzun sakin ve mantıklı davranmasına katkıda bulunacaktır.
  • Gerçekten içinden çıkamayacağınız bir kaygı girdabına girdiğinizi düşünüyorsanız, unutmayın BİZ VARIZ. Gelin soru ve sorularınızı paylaşalım, birlikte çözüm üretelim.

 3) Çocuğunuzla İyi Bir İletişim Kurabilmek İçin

  • Eleştirmeyin. 
  • Ertelemeyin. 
  • Suçlamayın.
  • Şikayet etmeyin.
  • Çocuğunuzda güçlü bir istek uyandırın.
  • Onu yüreklendirin.
  • Çocuğunuza karşı iyi bir dinleyici olun. Onu kendinden bahsetmesi için cesaretlendirin.
  • Onunla iyi bir iletişim başlatmak için ilgilendiği şeylerden bahsedin.
  • Çocuğunuzun  kendini önemli hissetmesini sağlayın ve bunu içtenlikle yapın.
  • Onun fikrine saygı gösterin ve asla ‘’Sen anlamazsın’’ demeyin.
  • Eğer hatalıysanız bunu hemen kabul edin.
  • Konuşmaya dostça başlayın.
  • Bırakın konuşmanın çoğunu çocuğunuz yapsın.
  • Empati kurun, yani onun duygularını anlamaya çalışın.
  • Çocuğunuzun  düşünce ve isteklerine anlayışla yaklaşın.
  • Konuşmaya içten bir iltifat ve övgüyle başlayın.
  • Onun  hatalarına üstü kapalı bir şekilde değinin.
  • Doğrudan emir vermek yerine sorular sorun.
  • Gerektiğinde gururunu kurtarmasına izin verin.
  • Övgü ve takdirlerinizde içten ve cömert olun. 
  • Hatalarının kolay düzeltilebilir gibi görünmesini sağlayın.
  • Her zaman onu sevdiğinizi ve değer verdiğinizi hissettirin

    4) Doğru Dinlemenin İlkeleri

    • Doğru dinlemek esas olarak, dinleyeceğimize karar vermektir.
    • Doğru dinlemeyi başarabilmeniz için esas olarak susmayı kabul etmeniz gerekiyor. Niçin? Çünkü dinleme, suskunluğu gerektirir.
    • Kim kendisini anlatmak istiyor. Anlaşmamız için kendini ortaya koymak isteyen aramızda kim? Anne mi, baba mı, çocuk mu? Yani bu durumda rahatsız olan ve durumu değiştirmek isteyen kim? Çocuk gelip öğretmeniyle ilgili bir şikayette bulunmaya başladıysa, o durumda rahatsız olan ve değiştirmek isteyen çocuktur. " Evladım okulda ki öğretmenleri değiştiremeyiz vs." gibi bir konuşmaya başlarsak yanlış olur. O durumun değişmesini isteyen o olduğuna göre o konuşacak, konuşma sırası onda. Teşhis yanlış olursa, sağlıklı iletişim mümkün olamaz. Onun için bu basamak en önemli basamak. Konuşacak mıyız, dinleyecek miyiz? Buna karar vermemiz gerekiyor.
    • Teşhis basamağında, durumun değişmesini isteyenin kim olduğuna dikkat ediyoruz. Cevap eğer genç ise, kullanacağım teknik "dinleme"; ben isem kullanacağım teknik "konuşma" olmalıdır.
    • Dinlerken pasif olmamız gerekiyor. Çözüm bulma çabası içine girmemeliyiz. Onun ihtiyacıyla ilgiliyiz, kendi ihtiyacımızla değil. Amacımız onun duygularını ifade etmesine ve rahatlamasına imkan sağlamak olmalıdır.
    • Eğer çocuğunuz, "Bu dediğim doğru mu ne dersin anne?" diyorsa, o zaman danışma durumundadır. İletişim buraya gelmişse, fevkalade iyi demektir.
    • Eğer ebeveyn olarak, danışılan ebeveynler iseniz mutluluk verici özelliğe sahip sayılırsınız. Sonuçta böyle bir iletişimde ortaya bir çözüm çıkacak demektir. Bu çözüm sizin bulduğunuz değil, onun bulduğu çözüm. Ben bu çözümden memnun olmayabilirim. Kabul etmek zorundayım. Onu anlamam demek, o çözümü kabul etmem demektir.
    • Yapmamız gereken bir diğer iletişim biçimi de "etkin dinleme" dediğimiz bir iletişim biçimidir. Karşımızdaki kişinin çözüm yolunu beğenmiyor, kabul etmiyorsanız, onunla olan iletişiminizi "Ben onu değiştiririm," düşüncesiyle yönlendirirsiniz. Ancak böyle bir iletişim yürümez.
    • Bir deyim vardır: "Söyleye söyleye dilimde tüy bitti" deriz. O zaman karşımızdakini değiştirmeye yönelik yaptığımız konuşmalar bir monolog şekilde sürer. Bu da bir sonuç vermez.
    • Etkin dinlemede yapacağımız şey, çocuğumuzun söylediği cümleyi anladığımızı ona iletmektir. Çocuğun verdiği konudan ilerlersek ona yardım etmiş oluruz. Aksi halde söylediği bir probleme kendi kızgınlıklarımızı da katarak konuşmayı sürdürmeye çalışırsak iletişim kopar.
    • Çocuğun söylediklerini anlamak demek, onun söylediklerine ekleme yapmamak, onun söylediklerini açmak demektir.
    • İletişimi kurarken siz kendinizi kontrol etmeyi, kendi problemlerinizi aktarmamayı başaracak konumda olmalısınız.
    • Bunu yaparken zor olan, çocuğunuzun duygusunu anlamak ve konuşmak. Onun için duyguları anlayıp emin olduktan sonra etkin dinlemeye geçmelisiniz. Etkin dinlerken yapacağımız sadece söylediklerini tekrar etmek olmalı; bunu yaparken konuşmamıza kendi duygularımızı katmamalıyız.
    • "Sen benim istediğim gibi ol!" yöntemi işe yaramayan, sağlıksız bir yöntemdir. 
    • Değişimi sağlamak için yapabileceklerimizden biri karşımızdaki insanı değişmek için cesaretlendirmektir. Bu da seçtiğimiz en kolay yoldur.
    • Mesela "Şu odanı bir gün bile topladığını görmedim. Bir de büyüyüp adam olacaksın!" dediğinizde, sizce bu iyi bir davranışı sağlamak için bir motivasyon olabilir mi? 
    • Sağlıklı bir konuşmayı yaparken cümlemize "Ben" diye başlamalıyız. Suçlama, genelleme, yargı ve yorum yapmamalıyız.
    • Çocuklarınızla iletişimde ne kadar etkin dinleme ve ben mesajını yerleştirirseniz o oranda bir rahatlama ve daha az çatışma göreceksiniz. Çünkü suçlamalar devreye girdiğinde problemler ortada kalır ve kişilikler üzerine çatışmalar başlar.

    Ben Dili
    Onlarla iletişim kurarken kullandığınız ifadelere dikkat edin. Genelde cümleleriniz "sen" ifadesi mi "ben" ifadesi mi taşıyor?

    İletişim sırasında kullanılan iki dil var: "Ben dili" yapıcı ilişkilerin temelini atarken, "sen dili" ilişkileri zedelemekte hatta yok edebilmektedir.

    Bu konuyla ilgili bir örnek, daha açıklayıcı olacaktır: Çocuğunuz bir tatil günü arkadaşlarıyla birlikte olmak istediğini ifade etti. Sizden de onay aldı. Fakat siz akşam 18.00'i geçirmemesini de belirtmeyi ihmal etmediniz. Bu konuda anlaştınız ve evden çıktı.

    Akşam saat 19.00 olduğunda hala çocuğunuz yok. Bir veli olarak merak ettiniz, başına bir şey gelmiş olabileceğini düşünüyorsunuz ve merakınız, endişeniz daha da artıyor. Tabii bunun yanında 18.00' de geleceğine dair söz vermesine rağmen gelmemesi de sizi kızdırıyor. Hem telaşlı, hem endişeli hem de kızgınsınız. O sırada çocuğunuz içeri giriyor. Siz o korku ve kızgınlıkla söze başlıyorsunuz:

    "Neredesin? Nerde kaldın? Hani 18.00'de gelecektin? Sen hep böyle yapıyorsun. Ne kadar sorumsuz bir çocuksun, bizi bu kadar meraklandırmaya ne hakkın var!" İçinizi döküyor ve rahatlıyorsunuz, şimdi çocuğunuzdan tepki vermesini ve açıklama yapmasını bekliyorsunuz. Ama çok büyük bir olasılıkla o size cevap vermeyecek, sorularınızı cevapsız bırakacak ya da ters cevaplar verecektir. Belki de çocuk olmadığından bahsedecek, asice davranıp başkaldıracaktır.

    Bu örnekte görüldüğü gibi kullanılan her cümle "sen dili" içeriyor. Çocuğu eleştiriyor, suçluyor, küçük düşürüyor. Ayrıca çocuğunuzun, neye kızdığınızı, gerçek duygularınızın neler olduğunu anlamaması doğal bir sonuç oluyor.
    Aynı örnek üzerinde bir de "ben dili"ni kullanalım: "Çok meraklandım. Sana bir şey olmasından çok korktum. Ayrıca sözünde durmamış olmandan dolayı da kızgınım. Bu yüzden şu anda çok sinirliyim."

    Görüldüğü gibi böyle bir ifadede ne istediğiniz, neler hissettiğiniz ve bunların sebebi açıkça ortada. Böyle bir iletişimde çocuğunuz hatasını daha çabuk fark edebiliyor. Çünkü onu suçlamıyorsunuz, aşağılamıyorsunuz. Kızgınlığınızı ve nedenini dürüst bir şekilde ifade ediyorsunuz.

    Ben dili kullanabilmek, kendinizi doğru olarak ifade edebilmek için, ben mesajında şu üç bilgiyi vermeniz gerekiyor:

    • Kabul edilmeyen davranışın gerçekçi tanımı 
    • Bu davranışın bizde oluşturduğu etki
    • Olumsuz davranışın bize yaşattığı duygular

    Eğer bunları tam olarak ifade edebilirsek, ben dilini iyi şekilde kullanmanın olumlu etkilerini şöyle sıralayabiliriz:

    • Ben dilini kullanan kişi, kendi duygu ve düşüncelerini uygun bir şekilde aktarma fırsatını bulur. Bu, kişinin rahatsız olduğu durumu içine atıp olayı biriktirmesini, ileride olabilecek ani patlamaları da önler.
    • Bir suçlama içermediği için, çocuk kendisini savunma durumuna geçmez. Olay üzerinde objektif şekilde konuşulur. Ortak çözüm yolları bulma adına adımlar atılabilir.
    • Böyle bir dili kullanan anne-babalar bazen hiç suçu olmadığı halde çocuklarına yüklendiklerinin farkına varabilirler.

    5) Sağlıklı İletişim
    7) Aile İçi Kurallar

    AİLE İÇİ KURALLARIN BELİRLENMESİ

    Hepimiz, anlaşmak ve önemsenmek için yaşıyoruz. Hangi ilişki "önemli olmadığımız" türünde bir mesaj veriyorsa, o ilişkiden sıkıntı duyuyoruz. Çocuklar, "Aman baba yaptıkların da neymiş! Ne olacak, bütün anne-babalar zaten çocuklarını bir ev sahibi yapıyorlar, yediriyorlar, içiriyorlar, sen de yaptıklarını bu kadar önemseme!" derlerse, biz kendimizi kötü hissederiz. Onun için hepimizin genel amacı anlaşmak ve önemsenmektir. Esas olarak sözlerle kelimelerle anlaşıyormuş gibi görünsek de, iletişim kurmamıza yardımcı olan üç temel özellik vardır: Kelimeler, ses tonu, beden dili.

    Biz bazı duygu ve düşüncelerimizi iletmek için bazı sözler söylüyoruz. Duygu ve düşüncelerimizi iletmek için söylediğimiz kelimelerin yetmediğini, anlaşılmadığını hissettiğimizde ne yapıyoruz? Birkaç kelime daha ekliyoruz veya bir kaç kelime çıkartıyoruz. "Bana bir bardak su ver!" diyoruz. Su gelmiyorsa, "Çok susadım, bir bardak su ver, dedim!" diyoruz. Bir kelime daha ekliyoruz veya çıkarıyoruz. Ama bununla beraber, kendi duygumuzu ve düşüncemizi ilettiğimiz cümle anlaşılsın diye nelerde değişiklik yapıyoruz? Ses tonumuzda ve beden dilimizde değişiklik yapıyoruz. 

    Su gelmezse sesimizin tonu daha da yükseliyor, veya bedenimizle konuşmaya başlıyoruz. "Bir su istedim senden, onu bile getirmeyecek misin oğlum, kızım!" diyoruz ve bedenimizle konuşmaya başlıyoruz. Gözlerimiz açılıyor, kızıyoruz, yumruklarımızı sıkıyoruz.

    İşte biz iletişim kurarken bu üç özelliği kullanıyoruz. Bu özellikleri acaba hangi ağırlıkta kullanıyoruz? Hangi tür mesajları daha çok veriyoruz? İletişimimizde en çok ne tür mesajlar var? Kelimeler mi, ses tonumuz mu, beden dilimiz mi daha etkili? Kelimeleri mi daha etkili görüyoruz? Bir tek "git" kelimesiyle ses tonunu değiştirirsek, beden dilini değiştirirsek çok farklı mesajlar verebiliriz. "Git!" deriz, çekil git anlamına gelir; "Git" deriz, gidebilirsin anlamına gelir; "Git" deriz, ne olur gitme anlamına gelir.

    Bu örneğe bakarak, hala kelimeler mi çok önemli dersiniz yoksa; ses tonu, beden dili ya da söyleyiş biçimimiz mi çok önem taşıyor?

    Yapılan araştırmalarda, beden dilinin konuşmamızdaki ve iletişimimizdeki değeri 0, ses tonunun  olduğu belirlenmiştir.

    Kelimelerimizi çok güzel seçmeliyiz ve söylerken de nasıl söylediğimize çok dikkat etmeliyiz.
    Bir yabancı ile karşılaştığımızda eğer o dili bilmiyorsak nasıl anlaşıyoruz? Amacımız anlaşmak olduğuna göre işaretlerle anlaşmaya başlıyoruz. Bir iletişim içerisinde esas olarak, dikkat etmemiz gereken şey kendi duruşumuz, yüzümüzdeki ifademiz ve söyleşimizdeki ses tonumuz. Bunları eğer başarılı bir şekilde kontrol edebiliyorsak, iletişim dersini geçtik demektir.

    Yüzümüzdeki sevecenlik, ses tonumuzdaki neşe ve güven ifadesi çocuğumuza eğer ulaşıyorsa, işler iyi gidiyor denebilir.
    İşte biz duygu ve düşüncelerimizi bu üç şey (yani kelime, ses tonu ve beden dili) aracılığıyla bir mesaj şeklinde alıcıya iletiyoruz. Bu kişi çocuk olabilir, bu eş olabilir... Alıcıya mesajlarımızı iletirken bu mesajların birbirimize gidiş gelişleri ile birlikte iyi bir iletişim içinde miyiz, değil miyiz? Bu soruların cevapları ortaya çıkmaya başlıyor.

    "Bu gün derslerin nasıl geçti? Yeni bir şeyler öğrendin mi?" diye mesaj gönderiyorsunuz; çocuğunuzdan da "Bıktım okul konusundan, boş ver! Ben şimdi ne yiyeceğim?" gibi mesaj geliyorsa, iletişim düz bir hatta gerçekleşmiyor demektir.

    Mesajlarımız dalgalanmaya başlayınca "engelli iletişim" ortaya çıkmaya başlıyor. Ben "ak" diyorum, o "kara" diyor; ben "Ben geç kalıyorsun evladım, hadi hazırlan." diyorum; "Her şeyime de sen niye karışıyorsun?" diyor. "Yemeğe gelsen artık yemek vakti." diyorum, "Sen aç kalmış olabilirsin.";" Benim hiç açlıkla ilgim yok!" diyor. Benim söylediğim ve onu davet ettiğim yer başka, anlaşmak istediğim konu başka, onun verdiği cevap başka. İşte böyle engelli iletişimler aile içinde yoğunlaşmaya başlıyorsa, bir yerlerde bazı tıkanmalar var demektir.
    Özellikle gençlik dönemi, engelli iletişimle bolca karşılaşacağımız bir dönemdir. Yeter ki engelli iletişimi anne-baba olarak kendi aramızda yaşamayalım. Eğer söylediklerimiz yan mesajlarla geri dönüyorsa o zaman ailede işler karışık demektir.

    Anne ya da baba çocuğuna bir şey söylediğinde, söylenen şey duvara çarpar gibi geri dönüyorsa "tıkanık iletişim" den söz edebiliriz. "Evladım derslerin nasıl?" diyorsunuz. Pat kapıyı kapatıp gidiyor. Ne ses, ne nefes hiç bir tepki alamıyorsanız, işte o zaman iletişim artık yok. Tıkanık iletişim. Kanallar tıkanmış, mesaj gidip gelmiyor. "Nasılsın oğlum?" Cevap yok. "Acıktın mı kızım?" Cevap yok. Evden çıkıyor. Bir yere gidiyor. "Arkadaşlarınla mı buluşacaksın kızım?" Küt kapı kapandı, ses yok ise; tehlike çanları çalmaya başladı, diyoruz.

    "İki şey ruhumuzu karartır:Konuşacakken susmak, susacakken konuşmak."

    Umuyoruz ki siz böyle tıkanık noktalarda değilsinizdir. En kötüsü, engelli iletişimler içerisindesinizdir ve oralardan nasıl geri döneceğinizin yollarını araştırıyorsunuzdur.

    Bir iletişimin, aile içerisinde tıkanık noktalara gelmesine veya yaklaşmasına sebep olabilecek iletişim türleri üzerinde biraz durmak istiyoruz. Biz anlaşmak için varız. Anlaşmak için de yaptığımız iki temel faaliyet var. Nedir bunlar? Anlaşmak için ne yapıyoruz? Bir konuşuyoruz bir de dinliyoruz. Biraz dinlemeyi unutabiliriz ama konuştuğumuz muhakkak. Konuşmayı seven bir toplumuz; Ebeveynler de öyle. Konuşmak ve dinlemek faaliyetlerini birlikte yaptığımızda anlaşmış olacağız.

    Her konuşma ve her dinleme doğru bir iletişime yol açıyor mu? Açmıyor. Öyle konuşmalar olabilir ki tıkanıklığın sebebidir. Öyle dinlemeler olabilir ki dinleyeceğim diye başlamışsınızdır, ama dinleyen siz değilsinizdir. Dinlerken eğer kelimelerin sözlük anlamları üzerinde duruyorsanız bu dinleme fizyolojik boyutta bir dinlemedir. Yani duyarsınız; "duymak" anlaşmaya yetmez. O söylediği ile o insan neyi anlatmak istiyor? Duymak değildir önemli olan, anlamaktır. "Epeydir görüşemedik; bir araya gelsek ne kadar iyi olur!" diyor bir arkadaş diğerine. Bu arkadaşın söylemek istediği şey, "Seni çok özledim bir arada olursak sevinirim!" Diğerinin söylediği, "Hiç vakit yok. İşte istanbul'da yaşamak böyle. Mümkün değil, annemi bile göremiyorum, nerde kaldı sizleri görebileceğim!" Bu yanlış bir dinlemedir.

    Görünüşte Dinleme
    Ne tür yanlış dinlemeler yapıyoruz? Oldukça çok çeşitli yanlış dinlememiz var. Bunlardan bir tanesi görünüşte dinleme. Ne yazık ki çocuklarımızın doğumundan itibaren en çok yaptığımız dinleme türü bu "Görünüşte dinleme" dir.
    Nasıl bir şey bu görünüşte dinleme. Madem ki bizim iletişimimizin en önemli özelliği bedenimiz ve ses tonumuzmuş, görünüşte dinlediğimiz zaman anlayın ki yaptığınız şey, çocuğunuz konuşurken ya da eşiniz konuşurken "Anlat anlat ben seni dinliyorum." diyerek kendi kafanızdaki ya da elinizdeki işle meşgulseniz siz o insanı sadece duyarsınız ama anlamazsınız. Niçin? Çünkü mesajların önemli bir bölümü beden dilinde veriliyor. Çocuğumuz daha ilkokuldayken, yuvadayken eve geliyor, çantasını atıyor. "Anne bak ne oldu, sana bir şey anlatacağım" diyor. "Ayakkabılarını çıkar, ellerini yıka, gel. Ben mutfaktayım yemek yapıyorum. Sen de anlat!" diyor anne. Çocuk eğer bütün talimatlara uyan bir çocuksa ayakkabılarını çıkarıyor, ellerini yıkıyor, mutfağa geliyor. Annenin sırtı çocuğa dönük; işte onu mu pişirsem, bunu mu yapsam, köfteyi mi koysam, salatayı mı yapsam derken "Anlat anlat ben seni dinliyorum!" diyor. Aynı şey size yapılsa, siz çok önemsediğiniz bir konuyu anlatmak için eşinizi bekleyip eve geldiğinde "Akşam sana ne anlatacağım önemli bir konu var. Çocuğun okulu ile ilgili bir sorun yaşadık bugün." dediğinizde eşiniz gazeteyi alıp "Anlat anlat ben seni dinliyorum!" derse ne hissedersiniz? Konuşuyor musunuz? Lafa başlıyorsunuz, "Seninle bu evin işlerini konuşmak bile mümkün değil!" diyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki hem gazete hem söz bir arada olmaz. İşte biz bedenimizle ve gözümüzle dinlemiyorsak, görünüşte dinliyoruz. Seçiminiz yemek değil çocuğunuz ise, İletişimden söz edebiliriz. Ama yemeği seçmişseniz, "Çocuğumla uyumlu ve doyumlu bir ilişkim var.", deme şansını kaybediyorsunuz.

    İşte yanlış dinlemelerden birincisi, bu görünüşte dinleme, insan hiçbir şey anlatmasa daha iyi. Duvara konuşsan beni daha iyi anlar, dedirten bir dinleme biçimidir. Görünüşte dinleyen ailelerin içerisinde, çocukların bir süre sonra konuşmaktan vazgeçtiklerini görmek mümkündür.

    Seçerek dinleme
    Bazen eşimizi ya da çocuklarımızı seçerek dinliyoruz. Seçerek dinlerken konunun bizimle ilgili olan bölümünde "psikolojik dinlemeye" geçiyoruz. Konuların içinden bizi ilgilendiren bölümü cımbızla çekip alıyoruz. Konuşan kişi bütününü önemsiyor, konunun bütününü anlatıyor. Siz kendinizle ilgili bölümünü seçiyorsunuz. Bir anlaşmaya varma şansınız yok.

    Savunucu dinleme 
    Bir başka dinleme türü de "savunucu dinlemedir." Dinlerken, karşıdaki kişinin anlattıklarını kendinizle ilgili bir açık zannederek, konuşmanın içine dalıyorsunuz ve kendinizi savunmaya başlıyorsunuz, savunucu dinleme yapıyorsunuz demektir. Savunucu konuşma modeli çok çabuk çocuklara geçer. En hızlı yer değiştiren bir türdendir. Çocuğa, "Derslerine çalışmadın!" diyemezsiniz. Çocuk garip bir şekilde kendini savunmaya girer. Çünkü o savunma sistemleri içinde büyümüştür. Hem onun da kendini savunması lazımdır. "Ben çok çalıştım ama hocam öyle çok saçma sorular sordu ki !" diye kendini savunmaya başlar. Hiçbir zaman konuların, problemlerin çözümüne yarayacak objektif veriyi elde edemeyiz.

    Tuzak kurarak dinleme
    "Tuzaklı" dinlemede en temel faktör ebeveynlerin, anne-baba rolüyle, polis, öğretmen, avukat rolünü karıştırmaya başlamasıdır. Anneler kendilerini evin polisi, babalar başöğretmeni gibi hissetmeye başlıyorlar ve çocuklarını acaba neyi yanlış yaptı diye dinliyorlar. Çocuk hiç konuşmasa da "Bugün acaba başına bir şey mi geldi, bugün benim istemediğim bir yere gitti mi, bugün acaba o arkadaşıyla buluştu mu?" diye düşünüyoruz. Bunu da doğrudan sormuyoruz. Çünkü doğrudan sorarsak alacağımız cevaplardan hayır gelmeyecek, o zaman yan yollardan sormaya başlıyoruz.


    Tuzaklı dinlemeye başladığımız zaman, karşıdaki insanın doğru olmayan konuşmalarına imkan vermeye başlıyoruz.

    Çocuğumuza kurduğumuz tuzaklar daha çok erken yaşlarda başlıyor. Etrafı teftiş etmek için oluyor ve biz yine iyi olmayan bir dinleyici rolüne düşüyoruz. İşte bu dinleme hatalarını kaldırmamız ve eğer varsa kendi ailemiz içersinde sıralamayı yapıp bunların üzerine birer çizgi çizmemiz gerekiyor. Çünkü bu tür dinlemelerden bizim kişileri anlamamız mümkün değil; anlasak kendimizi anlarız. Ama insanın en zor anladığı kişi kendisi olabiliyor. Biz eğer kendimizi anlarız. Ama insanın en zor anladığı kişi kendisi olabiliyor. Biz eğer kendimizi iyi tanımıyorsak bir başka tanıma şansımız yoktur. Hep zannederiz ki herkesi çok iyi tanıyoruz. Bir de kendimize bakıp tanımanın, insanı tanımanın, insanın davranışlarının yerli yerine oturtmanın ne kadar zor olduğunu kendimizde görsek, o leb deyince leblebiyi anlasınlar, gözüne bakıp adam olsunlar dediğimiz çocukları dışarıdan kontrol etmenin de ne kadar zor olduğunu görmek daha kolaylaşır. Dinleme hatasını yapmamız ve sağlıklı dinlememiz demek, çocuklarımızla kuracağımız iletişimde mesajlarımızı iletmemiz daha kolay olduğu bir alanı, boş ve açık bırakmamız demek.

     

    6) Motivasyon Sağlanmasında Ailenin Rolü

    Motivasyon, insanın istek ve ihtiyaçlarının farkına varması ve bunları gerçekleştirebilmesi için harekete geçmesidir. 
    Motivasyonu olumlu ya da olumsuz etkileyen bazı faktörler vardır. Bunlardan biride ailedir. Aile, farkında olarak ya da olmayarak, gencin motivasyon düzeyini etkiler. Bu etki olumlu yönde olabildiği gibi zaman zaman da olumsuz yönde olabilir. Tabii ki hiçbir anne baba, bu kadar önemli bir dönemde çocuğunun motivasyonunu olumsuz yönde etkilemek istemez. Ancak gencin iyiliği adına yapılan bazı davranışlar ya da söylenen bazı sözler onu olumsuz etkileyebilir; motivasyonunu düşürüp kaygı düzeyini yükseltebilir. Bu da gencin kaygılı, mutsuz ve verimsiz bir hazırlık süreci geçirmesine neden olur. Eminiz ki hiçbir anne baba çocuğuna böyle bir zarar vermek istemez. Tam tersine çocuğuna böylesine önemli bir dönemde olumlu destek olmak, motivasyonunun artmasına yardım etmek ister. Kısaca her anne baba çocuğunun başarısının artmasında kendi payına düşeni en iyi şekilde yerine getirmek ister.

    Motivasyonun sağlanmasında ailenin olumlu rol oynayabilmesinin ilk şartı, genci anlamaktır. Ne denli zor bir dönem yaşadığının farkında olmak ve bunu da gence yansıtmak gerekmektedir. Bunun olabilmesinin yolu da aile içinde "olumlu bir iletişim ortamı" kurulması mümkündür. Olumlu bir iletişim ortamının olduğu ailelerde, aile üyeleri zayıf ve güçlü yönleriyle birbirini tanır, olduğu gibi kabul eder, hiçbir koşula bağlı olmaksızın sever ve birbirine güvenir. Böyle bir ortamda yetişen genç, sevildiğini, kendisine güven duyulduğunu, anlaşıldığını bilir bu da ona güç verir.

    Aile gencin zorluklarını anlamalı ve bunu ona aktarmalıdır. "Hem okulu, hem dershaneyi birlikte götürmenin zor ve yorucu olduğunu biliyorum ve bu zor dönemde senin yanındayım, benden istediğin desteği vermeye hazırım." şeklinde bir ifade gencin aileye olan güvenini daha da pekiştirecektir. Anlaşıldığının farkına varan genç, yaşadığı zorlukları rahatça ailesiyle paylaşacak, sorumluluklarına da daha sıkı sarılacaktır.

    Sorumluluktan bahsetmişken hemen belirtmeliyiz ki üniversite sınavına hazırlanmak sadece gencin sorumluluğudur. Bu sorumluluk ne ailenin ne de özel öğretmenindir. Aile bu sorumluluğu gencin yerine üstlenmemelidir. Gencin eksik olduğu konuları, kapatması gereken açıkları, çalışmadığı dersleri saptamak, hangi derse ne kadar çalışacağını belirlemek ailenin görevi değil, gencin sorumluluğudur. Aile, bu sorumlulukları gencin yerine üstlendiğinde gencin motivasyonu da doğal olarak düşecektir. Bu nedenle aile, bu sorumlulukların gence ait olduğunu bilmelidir. Aileye düşen, sorumluluklarını üstlenen ve yerine getiren gence, istediği desteği sağlamaktır. (Uygun bir çalışma ortamı temin etmek, yaşadığı zorlukları aktardığında birlikte çözüm üretmeye çalışmak... gibi)

    Çocuğunun motivasyonunu artırmak isteyen aileler, çocuğunun yapamadıklarını değil yapabildiklerinin üzerinde durmalıdır ki takdir edildiğini desteklendiğini gören çocuk o davranışı daha sık göstersin. Örneğin hafta içinde bir kez oturup ders çalışan çocuğa "Oturup ders bile çalışamıyorsun, ne zaman otursan bir bahaneyle kalkıyorsun, bakalım sınavda ne yapacaksın?" gibi bir ifade kullanmak yerine "Geçen gün kendi başına oturup ders çalışabilmen çok hoşuma gitti, seninle gurur duydum. Belki ilk başta biraz zorlanırsın ama hiç moralini bozma, bunun da üstesinden gelebilirsin." şeklinde bir ifade kullanmak, gencin kendi başına çalışma davranışını sıklaştıracaktır.

    Sınavla ilgili olarak, gencin değerini sınavdaki başarısıyla eş tutmak, sonuçlarla ilgili olarak korkutmak, tehdit etmek, "Sen hele bir kazanma, o zaman görüşürüz." ya da "Kazanamazsan arkadaşlarının yüzüne nasıl bakarsın, aile dostlarımızın hepsine rezil oluruz." gibi ifadeler gencin motivasyonunu değil, kaygısını arttırır. Genç ailesinin ve başkalarının gözünde kendisinin değil, sınavdaki başarısının önemli olduğunu düşünür ve sınava gerçek dışı bir anlam yükler. Bu da kaygısını arttırır.

    Kaygı, öğrenmenin ve öğrendiğini kullanmanın önündeki en önemli engeldir. Kaygısı artan, sınava olduğundan farklı anlamlar veren öğrenciler için her sınav bir "Kriz" dir. Kendini ispatlaması gereken, değerli olduğunu herkesin görmesi gereken ve mutlaka kazanılması gereken bir savaş. Bu duygularla sınava hazırlanan genç her bir sınavı, hatta her bir çalışma testini, kazanılması gereken bir savaş olarak görecek, yapamadığı her bir soruyu kaybedilmiş bir savaş olarak yorumlayacaktır. Bu da mutsuzluk duygusunu ortaya çıkaracaktır. "Bir soruyu bile çözemiyorum, koskoca bir sınavı nasıl kazanırım" diye umutsuzluğa düşecek belki de çalışmayı bırakacaktır. Oysa sınav gencin gözünde krize değil "fırsata" dönüştürülebilmedir. Üniversite sınavının "amaç" değil, amaçlarına ulaşmasını kolaylaştıracak bir "araç" olduğu bilinmelidir.

    Gence, sınavın, amaçlarına ulaşabilmesi için bildiklerini, öğrendiklerini kullanabileceği, amaçlarına ulaşmasını kolaylaştıracak bir "fırsat" olduğu söylenmelidir. Gence düşen de bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmektir. Örneğin dershanedeki deneme sınavlarına "eksiklerin görülüp giderilmesi için fırsat sağladığı" biçiminde bir anlam yüklenmesi, krizi fırsata dönüştürebilecektir. Deneme sınavlarının sonuçlarını yorumlarken de " Bak, kaç tane yanlışın var, bu yanlışlarla nasıl sınav kazanacağını merak ediyorum." veya "Bak yine yanlış yapmışsın, nasıl kapanacak bu açıklar?" demek yerine "Doğru cevapların geçen sınava göre artmış, demek ki bir önceki sınavdaki açıklarını kapatmaya başlamışsın." şeklinde bir ifade kullanmak gencin motivasyonunu arttıracak derslere daha sıkı sarılmasını sağlayacaktır.

    Her zaman anne babalar genci tehdit etmeyebilir, bazen de genci olumlu etkilemek düşüncesiyle "Ben sana güveniyorum, sen en iyi bölümlere layıksın, senin kazanamaman gibi bir ihtimal düşünemiyorum bile." gibi ifadeler kullanırlar, bu da gence taşıyabileceğinden fazla yük yükler. Kendisinden ne kadar büyük beklentiler olduğunu gören genç gerçekçi olmayan hedefler belirler ve bu hedefe ulaşmak için tüm gücüyle çabalar. Ancak bir süre sonra, taşıyamayacağı kadar ağır olan bu yükün altında ezilmeye başlar. Yükün ağırlığını hissettikçe öğrenmesi ve öğrendiklerini kullanması zorlaşır, çok çalışmasına rağmen beklediği karşılığı alamaz. Gencin bunları yaşamaması için, aile gençten, verebileceğinden fazlasını beklememelidir.

    Hiç kuşkusuz, gençlerin yaşamlarının bu önemli dönemlerinde onlara en iyi şekilde destek olmak her anne babanın isteğidir. Ancak önemli olan, gence "doğru ve onun başarısını arttırabilecek şekilde" destek vermektir. Bunun için de sınavın asla bir dönüm noktası olmadığını ama yaşamdaki amaçlara ulaşmayı kolaylaştıracak bir fırsat olduğunu vurgulamalı ve onlara, sınavdan alacakları sonuca değil, kendilerine değer verdiğimiz mesajını iletebilmeliyiz. Onlara içtenlikle "Sen benim için her şeyden önemli ve değerlisin. Hayatındaki bu önemli dönemde, sana istediğin desteği vermeye hazırım. Senin kendi üzerine düşenleri en iyi şekilde yapacağını biliyorum, ben de üzerime düşenleri yapmaya hazırım." diyebilmeliyiz.

    Aile içi kurallar, aile bireylerinin birbirleri ile iletişimini, sorumluluklarını, ailenin tertip ve düzenini kısacası aile içi etkileşimi belirleyen önemli bir konudur. Kurallarla ilgili aile içi çatışmaların nedenlerini araştırdığımızda;

    • Koyduğunuz kurallar belirsiz ise,
    • Kuralların uygulanmasında siz tutarsız davranıyorsanız,
    • Koyduğunuz kurallar tek taraflı ise,
    • Koyulan kuralların gerekçelerini belirtmiyorsanız,
    • Kurallar uygulanabilir değilse,
    • Kuralların ihlali durumunda ihlal eden kişi karşılaşacağı sonuçları önceden bilmiyorsa,
    • Kural ihlalinde karşılaşılan sonuçlar adil değilse,

    kurallarla ilgili çatışmalar aile içi iletişim problemlerine, sürtüşmelere, düşmanlık ve öfke duygularına, aile fertlerinin kendi dünyasında tek başına yaşamayı (yalnızlığı) tercih etmelerine, yalan söylemeye, güvensizliğe, aile içi yakınlık ve dayanışma duygusunun azalmasına, kısacası mutsuzluklara neden olur.

    AİLE İÇİ KURALLARLA İLGİLİ ÇATIŞMA NEDENLERİ:

    Kuralların belirsizliği:
    Ailede uyulması gereken kuralların açık ve net bir şekilde açıklanmaması durumudur. Örneğin: ''Ev temiz ve düzenli olmalıdır.'' biçimindeki kural belirsiz bir kuraldır. Bu tertip ve düzenin sağlanması konusunda sorumlulukların paylaşımı belirtilmemiştir. Bu kuralın uygulanabilmesi için bu tertip ve düzeni sağlamada annenin görev ve sorumlulukları, çocukların yapması gerekenler, babanın üstleneceği rol tanımlanmalıdır. Bu belirsiz kuralı "herkes kendi odasının düzenli ve temiz olmasını, eşyalarının toplanmasını sağlamakla yükümlüdür." biçiminde açık ve net bir hale getirilebilir.

    Bir başka örnek, eve geliş saatleriyle ilgili olarak verilebilir. Belirsiz kural; "Herkes eve zamanında gelmelidir." Bu kuralın açık ve net bir biçimde ifade edilişi şu şekilde olabilir: "Herkes eve kış mevsiminde en geç 19.00, yaz mevsiminde en geç 20.30 da gelmelidir."

    Kısacası aile içi kurallar, ailenin anayasasıdır. Bu anayasada yer alan maddeler açık ve net bir biçimde ifade edilmelidir.

    Kuralların uygulanması ile ilgili tutarsızlıklar:
    Belirlenen kuralların bireyler tarafından farklı algılanması ve yorumlanması tutarsızlıklara neden olur. Bu, özellikle gençlerin neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda kararsızlık yaşamalarına ve dengesiz bir kişilik geliştirmelerine yol açar. Örneğin: Bir davranış anne tarafından kabul edilemezken baba tarafından kabul ediliyorsa, genç kendi içinde çatışmalar yaşayabilir. Hatta bir davranış bir gün anne ya da baba tarafından yorgun oldukları için kabul görmezken, bir başka gün aynı davranışın kabul görmesi de tutarsızlığa bir örnektir.

    Kuralların tek taraflı olması:
    Aile içi kuralların, sadece anne-baba ya da sadece çocuğa göre belirlenmesi kuralların kabul edilebilirliğini ve uygulanabilirliğini azaltır. Bu durumda, kuraldan hoşnut olmayan bireyler kendilerine haksızlık edildiğini ve önemsiz olduklarını düşünürler. Bireylerin benlik kavramları zedelenir; kızgınlık, öfke, değersiz olma, düşmanlık, saldırganlık, içe kapanma gibi sonuçlara yol açabilir. 

    Kuralların uygulanabilirliğini artırmak, olumsuz sonuçları önleyebilmek kuralların aile içinde yaşayan tüm bireylerin bir araya gelerek birlikte belirlemeleri ile mümkündür. Her bireyin ihtiyacı, yaşadığı dönemin özellikleri, bireylerin farklılıkları dikkate alınmalıdır. Bu, aile içinde karşılıklı anlayış, sevgi ve saygı ilkesinin yaşama geçirilmesi ile daha da kolaylaşacaktır.

    Kuralların uygulanabilir olmaması:
    Aile içindeki bireylerin gereksinimleri, günün değişen yaşam koşulları dikkate alınmadan konan kurallar kalıplaşmış ve katılaşmış aile yapısının ortaya çıkmasına neden olur. Kalıplaşmış roller ve katı aile yapısında yetişen bireyler, kalıplaşmış benlik yapıları geliştireceklerinden yeni durumlara uyum sağlayabilme becerisini göstermekte güçlük çekeceklerdir. Örneğin: Çocuğun okul çıkışı ve yolda geçireceği süreler hesaplanıp saat kaçta evde olması gerektiğinin belirlenmesi, İstanbul'da yaşayan ve 16-17 yaşında bir genç ve ailesi için gerçekçi değildir. Çünkü İstanbul'un trafik sorunu, bir gencin arkadaş çevresine verdiği önem hiç dikkate alınmamıştır. Kuralların yasaklara, sorumlulukların zorunluluklara dönüştüğü zamanlarda kuralların uygulanma şansı azalır.

    Kuralların ihlali durumunda karşılaşacak sonuçların önceden bilinmemesi ve adil olmaması:
    Demokratik aile ortamında ortak görüş ve anlayış çerçevesinde belirlenen kuralların, ihlal edilmesi durumunda karşılaşılacak sonuçlar önceden belirlenir. Bu sonuçların (yaptırımların) adil olmasına özen gösterilir. Bu özen gösterilmediği, kuralların ihlal edildiği durumlarda kuralı ihlal edenle yaptırım uygulayacak kişiler kararsızlık yaşarlar. Dolayısıyla ani tepkiler, adil olmayan ceza ve yaptırımlar ortaya çıkar. 

    Yine kuralların ihlali durumunda karşılaşılacak sonuçların önceden bilinmemesi kuralların ihlal edilme sıklığını arttırabilir.

    Kuralları ihlal eden kim olursa olsun (anne, baba, büyük çocuk, küçük çocuk, erkek çocuk, kız çocuk) aynı yaptırımlarla karşı karşıya kalmalıdır. Kısacası, yaşa ve cinsiyete göre ayrım yapılmamalıdır.

    Kuralların nedenlerinin bilinmemesi:
    Ailedeki kuralların nedenlerinin bilinmemesi de kurallara olan güveni, bağlılığı azaltacaktır. Her bir kural için yapılacak mantıklı gerekçe ve açıklamalar kuralların benimsenmesini kolaylaştıracaktır. Örneğin: ''Herkes kendi odasının düzen ve temizliğinden sorumludur.'' biçiminde konulan kuralın açıklaması ya da gerekçesi, "Hiç kimse kimsenin hizmetçisi değildir ve evin temiz olabilmesi için herkesin kendi odasını temiz tutmasıyla mümkün olacaktır" biçiminde ifade edilebilir.

     

    Hepimiz, anlaşmak ve önemsenmek için yaşıyoruz. Hangi ilişki "önemli olmadığımız" türünde bir mesaj veriyorsa, o ilişkiden sıkıntı duyuyoruz. Çocuklar, "Aman baba yaptıkların da neymiş! Ne olacak, bütün anne-babalar zaten çocuklarını bir ev sahibi yapıyorlar, yediriyorlar, içiriyorlar, sen de yaptıklarını bu kadar önemseme!" derlerse, biz kendimizi kötü hissederiz. Onun için hepimizin genel amacı anlaşmak ve önemsenmektir. Esas olarak sözlerle kelimelerle anlaşıyormuş gibi görünsek de, iletişim kurmamıza yardımcı olan üç temel özellik vardır: Kelimeler, ses tonu, beden dili.

    Biz bazı duygu ve düşüncelerimizi iletmek için bazı sözler söylüyoruz. Duygu ve düşüncelerimizi iletmek için söylediğimiz kelimelerin yetmediğini, anlaşılmadığını hissettiğimizde ne yapıyoruz? Birkaç kelime daha ekliyoruz veya bir kaç kelime çıkartıyoruz. "Bana bir bardak su ver!" diyoruz. Su gelmiyorsa, "Çok susadım, bir bardak su ver, dedim!" diyoruz. Bir kelime daha ekliyoruz veya çıkarıyoruz. Ama bununla beraber, kendi duygumuzu ve düşüncemizi ilettiğimiz cümle anlaşılsın diye nelerde değişiklik yapıyoruz? Ses tonumuzda ve beden dilimizde değişiklik yapıyoruz. 

    Su gelmezse sesimizin tonu daha da yükseliyor, veya bedenimizle konuşmaya başlıyoruz. "Bir su istedim senden, onu bile getirmeyecek misin oğlum, kızım!" diyoruz ve bedenimizle konuşmaya başlıyoruz. Gözlerimiz açılıyor, kızıyoruz, yumruklarımızı sıkıyoruz.

    İşte biz iletişim kurarken bu üç özelliği kullanıyoruz. Bu özellikleri acaba hangi ağırlıkta kullanıyoruz? Hangi tür mesajları daha çok veriyoruz? İletişimimizde en çok ne tür mesajlar var? Kelimeler mi, ses tonumuz mu, beden dilimiz mi daha etkili? Kelimeleri mi daha etkili görüyoruz? Bir tek "git" kelimesiyle ses tonunu değiştirirsek, beden dilini değiştirirsek çok farklı mesajlar verebiliriz. "Git!" deriz, çekil git anlamına gelir; "Git" deriz, gidebilirsin anlamına gelir; "Git" deriz, ne olur gitme anlamına gelir.

    Bu örneğe bakarak, hala kelimeler mi çok önemli dersiniz yoksa; ses tonu, beden dili ya da söyleyiş biçimimiz mi çok önem taşıyor?

    Yapılan araştırmalarda, beden dilinin konuşmamızdaki ve iletişimimizdeki değeri 0, ses tonunun  olduğu belirlenmiştir.

    Kelimelerimizi çok güzel seçmeliyiz ve söylerken de nasıl söylediğimize çok dikkat etmeliyiz.
    Bir yabancı ile karşılaştığımızda eğer o dili bilmiyorsak nasıl anlaşıyoruz? Amacımız anlaşmak olduğuna göre işaretlerle anlaşmaya başlıyoruz. Bir iletişim içerisinde esas olarak, dikkat etmemiz gereken şey kendi duruşumuz, yüzümüzdeki ifademiz ve söyleşimizdeki ses tonumuz. Bunları eğer başarılı bir şekilde kontrol edebiliyorsak, iletişim dersini geçtik demektir.

    Yüzümüzdeki sevecenlik, ses tonumuzdaki neşe ve güven ifadesi çocuğumuza eğer ulaşıyorsa, işler iyi gidiyor denebilir.
    İşte biz duygu ve düşüncelerimizi bu üç şey (yani kelime, ses tonu ve beden dili) aracılığıyla bir mesaj şeklinde alıcıya iletiyoruz. Bu kişi çocuk olabilir, bu eş olabilir... Alıcıya mesajlarımızı iletirken bu mesajların birbirimize gidiş gelişleri ile birlikte iyi bir iletişim içinde miyiz, değil miyiz? Bu soruların cevapları ortaya çıkmaya başlıyor.

    "Bu gün derslerin nasıl geçti? Yeni bir şeyler öğrendin mi?" diye mesaj gönderiyorsunuz; çocuğunuzdan da "Bıktım okul konusundan, boş ver! Ben şimdi ne yiyeceğim?" gibi mesaj geliyorsa, iletişim düz bir hatta gerçekleşmiyor demektir.

    Mesajlarımız dalgalanmaya başlayınca "engelli iletişim" ortaya çıkmaya başlıyor. Ben "ak" diyorum, o "kara" diyor; ben "Ben geç kalıyorsun evladım, hadi hazırlan." diyorum; "Her şeyime de sen niye karışıyorsun?" diyor. "Yemeğe gelsen artık yemek vakti." diyorum, "Sen aç kalmış olabilirsin.";" Benim hiç açlıkla ilgim yok!" diyor. Benim söylediğim ve onu davet ettiğim yer başka, anlaşmak istediğim konu başka, onun verdiği cevap başka. İşte böyle engelli iletişimler aile içinde yoğunlaşmaya başlıyorsa, bir yerlerde bazı tıkanmalar var demektir.
    Özellikle gençlik dönemi, engelli iletişimle bolca karşılaşacağımız bir dönemdir. Yeter ki engelli iletişimi anne-baba olarak kendi aramızda yaşamayalım. Eğer söylediklerimiz yan mesajlarla geri dönüyorsa o zaman ailede işler karışık demektir.

    Anne ya da baba çocuğuna bir şey söylediğinde, söylenen şey duvara çarpar gibi geri dönüyorsa "tıkanık iletişim" den söz edebiliriz. "Evladım derslerin nasıl?" diyorsunuz. Pat kapıyı kapatıp gidiyor. Ne ses, ne nefes hiç bir tepki alamıyorsanız, işte o zaman iletişim artık yok. Tıkanık iletişim. Kanallar tıkanmış, mesaj gidip gelmiyor. "Nasılsın oğlum?" Cevap yok. "Acıktın mı kızım?" Cevap yok. Evden çıkıyor. Bir yere gidiyor. "Arkadaşlarınla mı buluşacaksın kızım?" Küt kapı kapandı, ses yok ise; tehlike çanları çalmaya başladı, diyoruz.

    "İki şey ruhumuzu karartır:Konuşacakken susmak, susacakken konuşmak."

    Umuyoruz ki siz böyle tıkanık noktalarda değilsinizdir. En kötüsü, engelli iletişimler içerisindesinizdir ve oralardan nasıl geri döneceğinizin yollarını araştırıyorsunuzdur.

    Bir iletişimin, aile içerisinde tıkanık noktalara gelmesine veya yaklaşmasına sebep olabilecek iletişim türleri üzerinde biraz durmak istiyoruz. Biz anlaşmak için varız. Anlaşmak için de yaptığımız iki temel faaliyet var. Nedir bunlar? Anlaşmak için ne yapıyoruz? Bir konuşuyoruz bir de dinliyoruz. Biraz dinlemeyi unutabiliriz ama konuştuğumuz muhakkak. Konuşmayı seven bir toplumuz; Ebeveynler de öyle. Konuşmak ve dinlemek faaliyetlerini birlikte yaptığımızda anlaşmış olacağız.

    Her konuşma ve her dinleme doğru bir iletişime yol açıyor mu? Açmıyor. Öyle konuşmalar olabilir ki tıkanıklığın sebebidir. Öyle dinlemeler olabilir ki dinleyeceğim diye başlamışsınızdır, ama dinleyen siz değilsinizdir. Dinlerken eğer kelimelerin sözlük anlamları üzerinde duruyorsanız bu dinleme fizyolojik boyutta bir dinlemedir. Yani duyarsınız; "duymak" anlaşmaya yetmez. O söylediği ile o insan neyi anlatmak istiyor? Duymak değildir önemli olan, anlamaktır. "Epeydir görüşemedik; bir araya gelsek ne kadar iyi olur!" diyor bir arkadaş diğerine. Bu arkadaşın söylemek istediği şey, "Seni çok özledim bir arada olursak sevinirim!" Diğerinin söylediği, "Hiç vakit yok. İşte istanbul'da yaşamak böyle. Mümkün değil, annemi bile göremiyorum, nerde kaldı sizleri görebileceğim!" Bu yanlış bir dinlemedir.

    Görünüşte Dinleme
    Ne tür yanlış dinlemeler yapıyoruz? Oldukça çok çeşitli yanlış dinlememiz var. Bunlardan bir tanesi görünüşte dinleme. Ne yazık ki çocuklarımızın doğumundan itibaren en çok yaptığımız dinleme türü bu "Görünüşte dinleme" dir.
    Nasıl bir şey bu görünüşte dinleme. Madem ki bizim iletişimimizin en önemli özelliği bedenimiz ve ses tonumuzmuş, görünüşte dinlediğimiz zaman anlayın ki yaptığınız şey, çocuğunuz konuşurken ya da eşiniz konuşurken "Anlat anlat ben seni dinliyorum." diyerek kendi kafanızdaki ya da elinizdeki işle meşgulseniz siz o insanı sadece duyarsınız ama anlamazsınız. Niçin? Çünkü mesajların önemli bir bölümü beden dilinde veriliyor. Çocuğumuz daha ilkokuldayken, yuvadayken eve geliyor, çantasını atıyor. "Anne bak ne oldu, sana bir şey anlatacağım" diyor. "Ayakkabılarını çıkar, ellerini yıka, gel. Ben mutfaktayım yemek yapıyorum. Sen de anlat!" diyor anne. Çocuk eğer bütün talimatlara uyan bir çocuksa ayakkabılarını çıkarıyor, ellerini yıkıyor, mutfağa geliyor. Annenin sırtı çocuğa dönük; işte onu mu pişirsem, bunu mu yapsam, köfteyi mi koysam, salatayı mı yapsam derken "Anlat anlat ben seni dinliyorum!" diyor. Aynı şey size yapılsa, siz çok önemsediğiniz bir konuyu anlatmak için eşinizi bekleyip eve geldiğinde "Akşam sana ne anlatacağım önemli bir konu var. Çocuğun okulu ile ilgili bir sorun yaşadık bugün." dediğinizde eşiniz gazeteyi alıp "Anlat anlat ben seni dinliyorum!" derse ne hissedersiniz? Konuşuyor musunuz? Lafa başlıyorsunuz, "Seninle bu evin işlerini konuşmak bile mümkün değil!" diyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki hem gazete hem söz bir arada olmaz. İşte biz bedenimizle ve gözümüzle dinlemiyorsak, görünüşte dinliyoruz. Seçiminiz yemek değil çocuğunuz ise, İletişimden söz edebiliriz. Ama yemeği seçmişseniz, "Çocuğumla uyumlu ve doyumlu bir ilişkim var.", deme şansını kaybediyorsunuz.

    İşte yanlış dinlemelerden birincisi, bu görünüşte dinleme, insan hiçbir şey anlatmasa daha iyi. Duvara konuşsan beni daha iyi anlar, dedirten bir dinleme biçimidir. Görünüşte dinleyen ailelerin içerisinde, çocukların bir süre sonra konuşmaktan vazgeçtiklerini görmek mümkündür.

    Seçerek dinleme
    Bazen eşimizi ya da çocuklarımızı seçerek dinliyoruz. Seçerek dinlerken konunun bizimle ilgili olan bölümünde "psikolojik dinlemeye" geçiyoruz. Konuların içinden bizi ilgilendiren bölümü cımbızla çekip alıyoruz. Konuşan kişi bütününü önemsiyor, konunun bütününü anlatıyor. Siz kendinizle ilgili bölümünü seçiyorsunuz. Bir anlaşmaya varma şansınız yok.

    Savunucu dinleme 
    Bir başka dinleme türü de "savunucu dinlemedir." Dinlerken, karşıdaki kişinin anlattıklarını kendinizle ilgili bir açık zannederek, konuşmanın içine dalıyorsunuz ve kendinizi savunmaya başlıyorsunuz, savunucu dinleme yapıyorsunuz demektir. Savunucu konuşma modeli çok çabuk çocuklara geçer. En hızlı yer değiştiren bir türdendir. Çocuğa, "Derslerine çalışmadın!" diyemezsiniz. Çocuk garip bir şekilde kendini savunmaya girer. Çünkü o savunma sistemleri içinde büyümüştür. Hem onun da kendini savunması lazımdır. "Ben çok çalıştım ama hocam öyle çok saçma sorular sordu ki !" diye kendini savunmaya başlar. Hiçbir zaman konuların, problemlerin çözümüne yarayacak objektif veriyi elde edemeyiz.

    Tuzak kurarak dinleme
    "Tuzaklı" dinlemede en temel faktör ebeveynlerin, anne-baba rolüyle, polis, öğretmen, avukat rolünü karıştırmaya başlamasıdır. Anneler kendilerini evin polisi, babalar başöğretmeni gibi hissetmeye başlıyorlar ve çocuklarını acaba neyi yanlış yaptı diye dinliyorlar. Çocuk hiç konuşmasa da "Bugün acaba başına bir şey mi geldi, bugün benim istemediğim bir yere gitti mi, bugün acaba o arkadaşıyla buluştu mu?" diye düşünüyoruz. Bunu da doğrudan sormuyoruz. Çünkü doğrudan sorarsak alacağımız cevaplardan hayır gelmeyecek, o zaman yan yollardan sormaya başlıyoruz.


    Tuzaklı dinlemeye başladığımız zaman, karşıdaki insanın doğru olmayan konuşmalarına imkan vermeye başlıyoruz.

    Çocuğumuza kurduğumuz tuzaklar daha çok erken yaşlarda başlıyor. Etrafı teftiş etmek için oluyor ve biz yine iyi olmayan bir dinleyici rolüne düşüyoruz. İşte bu dinleme hatalarını kaldırmamız ve eğer varsa kendi ailemiz içersinde sıralamayı yapıp bunların üzerine birer çizgi çizmemiz gerekiyor. Çünkü bu tür dinlemelerden bizim kişileri anlamamız mümkün değil; anlasak kendimizi anlarız. Ama insanın en zor anladığı kişi kendisi olabiliyor. Biz eğer kendimizi anlarız. Ama insanın en zor anladığı kişi kendisi olabiliyor. Biz eğer kendimizi iyi tanımıyorsak bir başka tanıma şansımız yoktur. Hep zannederiz ki herkesi çok iyi tanıyoruz. Bir de kendimize bakıp tanımanın, insanı tanımanın, insanın davranışlarının yerli yerine oturtmanın ne kadar zor olduğunu kendimizde görsek, o leb deyince leblebiyi anlasınlar, gözüne bakıp adam olsunlar dediğimiz çocukları dışarıdan kontrol etmenin de ne kadar zor olduğunu görmek daha kolaylaşır. Dinleme hatasını yapmamız ve sağlıklı dinlememiz demek, çocuklarımızla kuracağımız iletişimde mesajlarımızı iletmemiz daha kolay olduğu bir alanı, boş ve açık bırakmamız demek.

     

    8) Meslek Seçiminde Anne-Babaya Düşen Görev ve Sorumluluklar

    Çocuğunuzu tanımalısınız
    Çocuğunuzun ilgilerini, yeteneklerini, kişilik özelliklerini, isteklerini, yeterli ve yetersiz olduğu alanları tanımalısınız. Elde ettiğiniz verileri çocuğunuzla da paylaşarak çocuğunuzun kendini tanımasına yardımcı olmalısınız.

    Meslekleri önyargısız bir biçimde ele almalı ve tanımalı, çocuğunuzun da bu meslekleri aynı objektiflik içinde tanınmasını sağlamalısınız.
    Her mesleğin gerektirdiği kişilik özelliklerini, yeteneklerini, çalışma ortamı ve iş bulma olanaklarını, kazanç durumunu, mesleğin bugünkü durumunu ve geleceğini, öğrenim sırasında okutulacak derslerini araştırmalı ya da çocuğunuzu araştırması yönünde teşvik etmelisiniz.

    Çocuğunuzun özellikleri ile mesleklerin özelliklerini objektif olarak karşılaştırmalı ve uygunluğunu araştırmalısınız
    Çocuğunuzun özelliklerine uymayan meslekleri seçeneklerinizin arasından çıkarın, diğerlerini ' alternatif ' programlar olarak değerlendirin. Hem size düşen görev ve sorumluluklarınızı en iyi biçimde yerine getirebilmek hem de sağlıklı ve gerçekçi alternatifler oluşturabilmek için çocuğunuzun devam ettiği dershane veya okulun Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Uzmanlarından mutlaka yardım isteyin.

    En son kararı çocuğunuza bırakmalısınız
    Unutmayın! Seçilecek meslekle bir ömür boyu siz değil, çocuğunuz yaşayacaktır.

     9) Sağlıklı Meslek Seçimini Olumsuz Yönde Etkileyen Faktörler

    Evlat şu mesleği seç gerisini düşünme ..!
    Her mesleğin revaçta olduğu bir dönem vardır. Bazı meslekler toplumdaki yanlış inanış gereği mezuniyetten hemen sonra rahat iş bulunacak mesleklermiş gibi algılanır. Bu algılama ilgili mesleklerin gelecek garantisi sunduğu, yüksek gelir sağladığı, saygınlık ve prestij kazandıracağı inancı ile ortaya çıkmaktadır. Mesleğin sadece bu boyutu düşünülerek yapılan bir seçim ne yazık ki üzücü sonuçlar doğurabilmekte, bireysel özelliklerin göz ardı edilmesine, mesleklerin yeterince tanınmamasına ya da mesleklere önyargıyla yaklaşılmasına neden olmaktadır. Hatta genç-aile arasında çıkan meslek seçimi ile ilgili anlaşmazlıkların temelinde de bu yatmaktadır.

    Evlat ben çok uğraştım mimar olamadım bari sen ol..!
    Geçmişte ulaşmak istediğimiz, gerçekleşmesini isteyip bir türlü beceremediğimiz ve ulaşamadığımız bazı ideallerimiz vardır. Çeşitli nedenlerle gerçekleşmeyen bu ideallerimiz bizim ideallerimiz olmaktan çıkmış, çocuklarımızın ideali olacağına dair yönlendirmeler başlamıştır. Okumayı çok istediği halde olanaksızlıklar nedeniyle yükseköğrenim göremeyen yetişkin, çocuğunun iyi bir fakülteyi kazanmasını ister. 'İyi bir fakülteyi kazanması' istenmekle kalmaz yine yetişkinin kafasındaki bir bölümün kazanılması da güçlü bir tercih olarak öne çıkar. Bu durum her iki taraf içinde sıkıntılara neden olur. Aslında bir anne-babanın, çocuğunun 'iyi bir üniversitenin (kendine göre) iyi bir bölümünü' kazanmasını istemesi en doğal hakkıdır. Anne-baba tüm bunları kuşkusuz iyi niyeti nedeniyle istemektedir. Ancak bu doğal hak ve iyi niyet çabaları, gencin isteklerini gözardı etme, ilgi ve yeteneklerini dikkate almama, tercihlerini zorlama anlayışı ile karıştırılmamalıdır.

    Komşunun çocuğu diş hekimliğini kazandı senin ondan neyin eksik..!
    Üniversiteye hazırlanan gençlerin en sıkıntılı duyguları kıyaslamalarda yaşadıklarını ifade edebiliriz. 'Başkasının çocuğu o bölümü kazandığı için', 'kardeşinin o üniversitede okuyor olması nedeniyle' vb. gerekçelerle meslek tercihlerinin belirlenmesi sağlıklı ve gerçekçi değildir. Bu, sınava girecek birey için çok önemli handikaplar oluşturur.


    10) Mesleki Gelişim sürecinde Ailenin Rolü

    MESLEKİ GELİŞİM BİR ETKİLEŞİM SÜRECİDİR.
    Mesleki gelişim bir etkileşim sürecidir. Bu süreç, bireyin kendi hakkında bildikleri ve düşündükleri, bireysel (yetenek, ilgi, kişilik, fiziksel) özellikler, ailenin sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı, ailenin ve çevrenin mesleki değerleri, gencin duygusal gelişimi, okul deneyimleri bu süreci etkileyen ve aynı zamanda belirleyen faktörlerdir.

    Genç; yukarıda sözü edilen faktörlerin özelliklerine göre belli güdüler, amaçlar, değerler, benlik algısı, tutum ve ilgiler geliştirir.

    Meslek seçimi döneminde, bir yanda gencin etkileşimler sonucu kazandığı özellikleri, yetenek ve becerileri; diğer yanda gencin veya ailenin beklentileri zaman zaman çelişkilere, kararsızlıklara, anlaşmazlıklara, yanlış veya önyargılı seçimlere ve hatta kaygıya neden olabilmektedir. Sağlıklı ve gerçekçi bir seçimin yapılabilmesi için ailenin ve gencin ortaklaşa bir çaba harcaması kaçınılmazdır.

     

    Hepimiz, anlaşmak ve önemsenmek için yaşıyoruz. Hangi ilişki "önemli olmadığımız" türünde bir mesaj veriyorsa, o ilişkiden sıkıntı duyuyoruz. Çocuklar, "Aman baba yaptıkların da neymiş! Ne olacak, bütün anne-babalar zaten çocuklarını bir ev sahibi yapıyorlar, yediriyorlar, içiriyorlar, sen de yaptıklarını bu kadar önemseme!" derlerse, biz kendimizi kötü hissederiz. Onun için hepimizin genel amacı anlaşmak ve önemsenmektir. Esas olarak sözlerle kelimelerle anlaşıyormuş gibi görünsek de, iletişim kurmamıza yardımcı olan üç temel özellik vardır: Kelimeler, ses tonu, beden dili.

    Biz bazı duygu ve düşüncelerimizi iletmek için bazı sözler söylüyoruz. Duygu ve düşüncelerimizi iletmek için söylediğimiz kelimelerin yetmediğini, anlaşılmadığını hissettiğimizde ne yapıyoruz? Birkaç kelime daha ekliyoruz veya bir kaç kelime çıkartıyoruz. "Bana bir bardak su ver!" diyoruz. Su gelmiyorsa, "Çok susadım, bir bardak su ver, dedim!" diyoruz. Bir kelime daha ekliyoruz veya çıkarıyoruz. Ama bununla beraber, kendi duygumuzu ve düşüncemizi ilettiğimiz cümle anlaşılsın diye nelerde değişiklik yapıyoruz? Ses tonumuzda ve beden dilimizde değişiklik yapıyoruz. 

    Su gelmezse sesimizin tonu daha da yükseliyor, veya bedenimizle konuşmaya başlıyoruz. "Bir su istedim senden, onu bile getirmeyecek misin oğlum, kızım!" diyoruz ve bedenimizle konuşmaya başlıyoruz. Gözlerimiz açılıyor, kızıyoruz, yumruklarımızı sıkıyoruz.

    İşte biz iletişim kurarken bu üç özelliği kullanıyoruz. Bu özellikleri acaba hangi ağırlıkta kullanıyoruz? Hangi tür mesajları daha çok veriyoruz? İletişimimizde en çok ne tür mesajlar var? Kelimeler mi, ses tonumuz mu, beden dilimiz mi daha etkili? Kelimeleri mi daha etkili görüyoruz? Bir tek "git" kelimesiyle ses tonunu değiştirirsek, beden dilini değiştirirsek çok farklı mesajlar verebiliriz. "Git!" deriz, çekil git anlamına gelir; "Git" deriz, gidebilirsin anlamına gelir; "Git" deriz, ne olur gitme anlamına gelir.

    Bu örneğe bakarak, hala kelimeler mi çok önemli dersiniz yoksa; ses tonu, beden dili ya da söyleyiş biçimimiz mi çok önem taşıyor?

    Yapılan araştırmalarda, beden dilinin konuşmamızdaki ve iletişimimizdeki değeri 0, ses tonunun  olduğu belirlenmiştir.

    Kelimelerimizi çok güzel seçmeliyiz ve söylerken de nasıl söylediğimize çok dikkat etmeliyiz.
    Bir yabancı ile karşılaştığımızda eğer o dili bilmiyorsak nasıl anlaşıyoruz? Amacımız anlaşmak olduğuna göre işaretlerle anlaşmaya başlıyoruz. Bir iletişim içerisinde esas olarak, dikkat etmemiz gereken şey kendi duruşumuz, yüzümüzdeki ifademiz ve söyleşimizdeki ses tonumuz. Bunları eğer başarılı bir şekilde kontrol edebiliyorsak, iletişim dersini geçtik demektir.

    Yüzümüzdeki sevecenlik, ses tonumuzdaki neşe ve güven ifadesi çocuğumuza eğer ulaşıyorsa, işler iyi gidiyor denebilir.
    İşte biz duygu ve düşüncelerimizi bu üç şey (yani kelime, ses tonu ve beden dili) aracılığıyla bir mesaj şeklinde alıcıya iletiyoruz. Bu kişi çocuk olabilir, bu eş olabilir... Alıcıya mesajlarımızı iletirken bu mesajların birbirimize gidiş gelişleri ile birlikte iyi bir iletişim içinde miyiz, değil miyiz? Bu soruların cevapları ortaya çıkmaya başlıyor.

    "Bu gün derslerin nasıl geçti? Yeni bir şeyler öğrendin mi?" diye mesaj gönderiyorsunuz; çocuğunuzdan da "Bıktım okul konusundan, boş ver! Ben şimdi ne yiyeceğim?" gibi mesaj geliyorsa, iletişim düz bir hatta gerçekleşmiyor demektir.

    Mesajlarımız dalgalanmaya başlayınca "engelli iletişim" ortaya çıkmaya başlıyor. Ben "ak" diyorum, o "kara" diyor; ben "Ben geç kalıyorsun evladım, hadi hazırlan." diyorum; "Her şeyime de sen niye karışıyorsun?" diyor. "Yemeğe gelsen artık yemek vakti." diyorum, "Sen aç kalmış olabilirsin.";" Benim hiç açlıkla ilgim yok!" diyor. Benim söylediğim ve onu davet ettiğim yer başka, anlaşmak istediğim konu başka, onun verdiği cevap başka. İşte böyle engelli iletişimler aile içinde yoğunlaşmaya başlıyorsa, bir yerlerde bazı tıkanmalar var demektir.
    Özellikle gençlik dönemi, engelli iletişimle bolca karşılaşacağımız bir dönemdir. Yeter ki engelli iletişimi anne-baba olarak kendi aramızda yaşamayalım. Eğer söylediklerimiz yan mesajlarla geri dönüyorsa o zaman ailede işler karışık demektir.

    Anne ya da baba çocuğuna bir şey söylediğinde, söylenen şey duvara çarpar gibi geri dönüyorsa "tıkanık iletişim" den söz edebiliriz. "Evladım derslerin nasıl?" diyorsunuz. Pat kapıyı kapatıp gidiyor. Ne ses, ne nefes hiç bir tepki alamıyorsanız, işte o zaman iletişim artık yok. Tıkanık iletişim. Kanallar tıkanmış, mesaj gidip gelmiyor. "Nasılsın oğlum?" Cevap yok. "Acıktın mı kızım?" Cevap yok. Evden çıkıyor. Bir yere gidiyor. "Arkadaşlarınla mı buluşacaksın kızım?" Küt kapı kapandı, ses yok ise; tehlike çanları çalmaya başladı, diyoruz.

    "İki şey ruhumuzu karartır:Konuşacakken susmak, susacakken konuşmak."

    Umuyoruz ki siz böyle tıkanık noktalarda değilsinizdir. En kötüsü, engelli iletişimler içerisindesinizdir ve oralardan nasıl geri döneceğinizin yollarını araştırıyorsunuzdur.

    Bir iletişimin, aile içerisinde tıkanık noktalara gelmesine veya yaklaşmasına sebep olabilecek iletişim türleri üzerinde biraz durmak istiyoruz. Biz anlaşmak için varız. Anlaşmak için de yaptığımız iki temel faaliyet var. Nedir bunlar? Anlaşmak için ne yapıyoruz? Bir konuşuyoruz bir de dinliyoruz. Biraz dinlemeyi unutabiliriz ama konuştuğumuz muhakkak. Konuşmayı seven bir toplumuz; Ebeveynler de öyle. Konuşmak ve dinlemek faaliyetlerini birlikte yaptığımızda anlaşmış olacağız.

    Her konuşma ve her dinleme doğru bir iletişime yol açıyor mu? Açmıyor. Öyle konuşmalar olabilir ki tıkanıklığın sebebidir. Öyle dinlemeler olabilir ki dinleyeceğim diye başlamışsınızdır, ama dinleyen siz değilsinizdir. Dinlerken eğer kelimelerin sözlük anlamları üzerinde duruyorsanız bu dinleme fizyolojik boyutta bir dinlemedir. Yani duyarsınız; "duymak" anlaşmaya yetmez. O söylediği ile o insan neyi anlatmak istiyor? Duymak değildir önemli olan, anlamaktır. "Epeydir görüşemedik; bir araya gelsek ne kadar iyi olur!" diyor bir arkadaş diğerine. Bu arkadaşın söylemek istediği şey, "Seni çok özledim bir arada olursak sevinirim!" Diğerinin söylediği, "Hiç vakit yok. İşte istanbul'da yaşamak böyle. Mümkün değil, annemi bile göremiyorum, nerde kaldı sizleri görebileceğim!" Bu yanlış bir dinlemedir.

    Görünüşte Dinleme
    Ne tür yanlış dinlemeler yapıyoruz? Oldukça çok çeşitli yanlış dinlememiz var. Bunlardan bir tanesi görünüşte dinleme. Ne yazık ki çocuklarımızın doğumundan itibaren en çok yaptığımız dinleme türü bu "Görünüşte dinleme" dir.
    Nasıl bir şey bu görünüşte dinleme. Madem ki bizim iletişimimizin en önemli özelliği bedenimiz ve ses tonumuzmuş, görünüşte dinlediğimiz zaman anlayın ki yaptığınız şey, çocuğunuz konuşurken ya da eşiniz konuşurken "Anlat anlat ben seni dinliyorum." diyerek kendi kafanızdaki ya da elinizdeki işle meşgulseniz siz o insanı sadece duyarsınız ama anlamazsınız. Niçin? Çünkü mesajların önemli bir bölümü beden dilinde veriliyor. Çocuğumuz daha ilkokuldayken, yuvadayken eve geliyor, çantasını atıyor. "Anne bak ne oldu, sana bir şey anlatacağım" diyor. "Ayakkabılarını çıkar, ellerini yıka, gel. Ben mutfaktayım yemek yapıyorum. Sen de anlat!" diyor anne. Çocuk eğer bütün talimatlara uyan bir çocuksa ayakkabılarını çıkarıyor, ellerini yıkıyor, mutfağa geliyor. Annenin sırtı çocuğa dönük; işte onu mu pişirsem, bunu mu yapsam, köfteyi mi koysam, salatayı mı yapsam derken "Anlat anlat ben seni dinliyorum!" diyor. Aynı şey size yapılsa, siz çok önemsediğiniz bir konuyu anlatmak için eşinizi bekleyip eve geldiğinde "Akşam sana ne anlatacağım önemli bir konu var. Çocuğun okulu ile ilgili bir sorun yaşadık bugün." dediğinizde eşiniz gazeteyi alıp "Anlat anlat ben seni dinliyorum!" derse ne hissedersiniz? Konuşuyor musunuz? Lafa başlıyorsunuz, "Seninle bu evin işlerini konuşmak bile mümkün değil!" diyorsunuz. Çünkü biliyorsunuz ki hem gazete hem söz bir arada olmaz. İşte biz bedenimizle ve gözümüzle dinlemiyorsak, görünüşte dinliyoruz. Seçiminiz yemek değil çocuğunuz ise, İletişimden söz edebiliriz. Ama yemeği seçmişseniz, "Çocuğumla uyumlu ve doyumlu bir ilişkim var.", deme şansını kaybediyorsunuz.

    İşte yanlış dinlemelerden birincisi, bu görünüşte dinleme, insan hiçbir şey anlatmasa daha iyi. Duvara konuşsan beni daha iyi anlar, dedirten bir dinleme biçimidir. Görünüşte dinleyen ailelerin içerisinde, çocukların bir süre sonra konuşmaktan vazgeçtiklerini görmek mümkündür.

    Seçerek dinleme
    Bazen eşimizi ya da çocuklarımızı seçerek dinliyoruz. Seçerek dinlerken konunun bizimle ilgili olan bölümünde "psikolojik dinlemeye" geçiyoruz. Konuların içinden bizi ilgilendiren bölümü cımbızla çekip alıyoruz. Konuşan kişi bütününü önemsiyor, konunun bütününü anlatıyor. Siz kendinizle ilgili bölümünü seçiyorsunuz. Bir anlaşmaya varma şansınız yok.

    Savunucu dinleme 
    Bir başka dinleme türü de "savunucu dinlemedir." Dinlerken, karşıdaki kişinin anlattıklarını kendinizle ilgili bir açık zannederek, konuşmanın içine dalıyorsunuz ve kendinizi savunmaya başlıyorsunuz, savunucu dinleme yapıyorsunuz demektir. Savunucu konuşma modeli çok çabuk çocuklara geçer. En hızlı yer değiştiren bir türdendir. Çocuğa, "Derslerine çalışmadın!" diyemezsiniz. Çocuk garip bir şekilde kendini savunmaya girer. Çünkü o savunma sistemleri içinde büyümüştür. Hem onun da kendini savunması lazımdır. "Ben çok çalıştım ama hocam öyle çok saçma sorular sordu ki !" diye kendini savunmaya başlar. Hiçbir zaman konuların, problemlerin çözümüne yarayacak objektif veriyi elde edemeyiz.

    Tuzak kurarak dinleme
    "Tuzaklı" dinlemede en temel faktör ebeveynlerin, anne-baba rolüyle, polis, öğretmen, avukat rolünü karıştırmaya başlamasıdır. Anneler kendilerini evin polisi, babalar başöğretmeni gibi hissetmeye başlıyorlar ve çocuklarını acaba neyi yanlış yaptı diye dinliyorlar. Çocuk hiç konuşmasa da "Bugün acaba başına bir şey mi geldi, bugün benim istemediğim bir yere gitti mi, bugün acaba o arkadaşıyla buluştu mu?" diye düşünüyoruz. Bunu da doğrudan sormuyoruz. Çünkü doğrudan sorarsak alacağımız cevaplardan hayır gelmeyecek, o zaman yan yollardan sormaya başlıyoruz.


    Tuzaklı dinlemeye başladığımız zaman, karşıdaki insanın doğru olmayan konuşmalarına imkan vermeye başlıyoruz.

    Çocuğumuza kurduğumuz tuzaklar daha çok erken yaşlarda başlıyor. Etrafı teftiş etmek için oluyor ve biz yine iyi olmayan bir dinleyici rolüne düşüyoruz. İşte bu dinleme hatalarını kaldırmamız ve eğer varsa kendi ailemiz içersinde sıralamayı yapıp bunların üzerine birer çizgi çizmemiz gerekiyor. Çünkü bu tür dinlemelerden bizim kişileri anlamamız mümkün değil; anlasak kendimizi anlarız. Ama insanın en zor anladığı kişi kendisi olabiliyor. Biz eğer kendimizi anlarız. Ama insanın en zor anladığı kişi kendisi olabiliyor. Biz eğer kendimizi iyi tanımıyorsak bir başka tanıma şansımız yoktur. Hep zannederiz ki herkesi çok iyi tanıyoruz. Bir de kendimize bakıp tanımanın, insanı tanımanın, insanın davranışlarının yerli yerine oturtmanın ne kadar zor olduğunu kendimizde görsek, o leb deyince leblebiyi anlasınlar, gözüne bakıp adam olsunlar dediğimiz çocukları dışarıdan kontrol etmenin de ne kadar zor olduğunu görmek daha kolaylaşır. Dinleme hatasını yapmamız ve sağlıklı dinlememiz demek, çocuklarımızla kuracağımız iletişimde mesajlarımızı iletmemiz daha kolay olduğu bir alanı, boş ve açık bırakmamız demek.

  •  
      Bugün 1 ziyaretçi (10 klik) kişi burdaydı!  
     
    => Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
    linkcenneti.com Eğitim ve Ögretim Sektör Rehberi
    manşetler